AİDİET DUYGUSU

İnsanoğlunun tarih süresince yaşadığı toplumsal yıkımların ya da ruhsal çökmelerin onu bir dayanak noktası aramaya ittiğini düşünüyorum. Bu dayanak noktası bir kural, bir eşya, bir ilke, bir inanç... Bunu uzatabiliriz. Ama şunu farkediyorum hepsinin kökeninde bağlılık ya da ait olma hissinin verdiği rahatlık mevcut. Aidiyet duygusunu oluştururken insanları, maddeleri oraya koyduğumuz her neyse bu temele yerleştirdiğimizde unutulmamalı ki hiçbir şeyin garantisi yok. Koyduğumuz şeyin oradan herhangi bir sebeple çıkması sonucu temeli sarsmasını bekleriz. Ait olma duygusunun nedenselliklerini irdelemek istiyorum. Tarihin daha ilk çağlarında insan toplumsal yaşama itilmiştir. Bu doğanın bize koyduğu bir kuraldır. İnsan aklı her daim var olmaya programlanmıştır adeta. İstisnai durumlar hariç var olma hissinin en fazla ölüme yakınlaşıldığında baskın olacağını düşünüyorum. Var olmak için içtimai yaşam şart kılınmıştır. Bu zinciri oluşturan her bir bireyin ayrıksı davranışları sonucu zinciri koparabileceğinden dolayı böyle durumlara toplum müsade etmez. Çünkü toplumun ortak aklı var olmak ister. Bu zincirin mukavemetini arttırmak için gerekli olan sağlamlık, bağlılık aidiyet duygusuyla adeta ayrılmaz bir biçimde perçinlenir. Toplumcu ve bireyselci tutum arasında DENGE kesinlikle şarttır. Salt toplumcu yaklaşım bireyin bireyliğine ket vurabilir. Aksi durum da toplumsal yaşamda zorluklar yaşatabilir. Burada toplum tarafından dışlanma korkusu insanı toplumcu yapıya itebilir.

Ayrıca insan birey olmalı ki toplumda yerini bilmeli. Bireyselliğin yalnızlığı beraberinde getirebileceğini düşünüyorum. Bu yalnızlık konusunda münzeviliğe değinmek istiyorum.



Aidiyetin verdiği rahatlık bazı sorumluluklar yükler. Aidiyet duyulan şeyin kuralları varsa uyumun gerekeceğini ve o şeyin varlığını sürdürmesine yardımcı olacağını düşünüyorum. Özellikle topluma karşı aidiyetlerde rahatlık had safadadır. Topluluk bizim yerimize zaten düşünür, konuşur, hareket eder ve bizlere bunları az da olsa yapma imkanı verir. Burada bizim yerimize konuşan, düşünen, hareket eden topluluk bizi onca zahmetten kurtarır ve toplum direktiflerine uymak hiç de zor olmayacaktır. Çünkü davranışlarımızın nedenselligini baska bir mekanizmaya devreder ve rahatlarız. Ama özgürlükçü düşünce bunu devretmeyi reddeder. Kişi aidiyet konusunda en temelde kendine ve hayata aidiyet duymalidir. Eğer ki duyamazsak ve bu hayatın belirli bir anlamı olmadığıyla pekişirse adeta pozitif feedback gibi birbirini tetiklerler. Bizler bu çağa vardıysak bunu aidiyete borçluyuz. Çünkü ilk insanlar hayata aidiyet duymasalardı çaba göstermezlerdi.İnsanın ilk aidiyetini daha anne karnında edindiğini düşünüyorum. Bakım ve davranışlar ile bu pekişebilir. Düşünüyorum da aidiyet bizi neden bireyselken ya da toplum arasındayken farklı davranışlara iter? Öyle muazzam bir gücü var ki. Katiyen yapamayacağımız şeyleri yapmaktan geri çekmez bizi. Mesela ilk insanlardansınız ve açsınız asla bir canlıyı öldürme düşünceniz yokken kendinizi hayvanı boğazlarken bulabilirsiniz. Bu dine aidiyet duyulduğunda da olabilir. Kurban mesela nasıl bir güç ki yaptırabiliyor. Ya da küçük bir arkadaş topluluğuna dahil olmak için kendi ilkelerinizden vazgeçip grup ilkelerini kabul etmek aidiyetin gücü. İnsan aidiyet duymalıdır en azından kendine hayata sevdiklerine. Bu hayatın belirsizliğini de istemeyebilirsiniz ama bu yaşam bunlara içkin. Söylediğime hayır demek yaşamı ekarte etmektir. İnsan aidiyet duyarken güvenmek ister bu tabidir. Ama insan genelde sormaz bunu kendisine Ben ne kadar güvenilirim diye.İnsanlar beklerler ve genelde kendileri de yapamazlar. Aslında temelde bu yatar. Güven, onun da erek noktası rahatlık iç ve dış huzur.İşte bunları yaparken nasıl olacağı pek kendisini ilgilendirmiyormuşçasına bencilce yapar. Aidiyet konusunda korkmak ya da yeterli ve yetkin olmadığını düşünmek de aidiyeti zedeler.

Puan hesapla

İçeriklerimizi takip etmek için abonemiz olun

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

Tüm hakları www.bilenkalem.com sitesine aittir.